Kainat imgelerle dolu!Dolu da farkettin mi hiç?

on 07 Temmuz 2009 Salı

Kainatı okumak adına güzel bir çalışma;

Norveç'li fotoğraf sanatçısı Kjell Sandved, 24 yıllık bir çalışmanın ardından kelebek kanatlarındaki desenlerden alfabenin bütün harflerini ve 1'den 9'a bütün rakamları fotoğraflara yansıttı.
Sandved, kelebek kanatlarındaki şekillerin, harfleri andırdığını fark edince, alfabeyi fotoğraflamaya karar vermiş ve ortaya işte bu sanat eseri çıkmış...

Smithsonian Enstitüsü Doğa Tarihi Müzesi nin tavanarasında, bir köşede eski bir Havana pürosu kutusu egzotik kelebeklerle doluydu. Bir tanesinin kanadının üzerinde gümüşi bir F harfi keşfedileceği günün gelmesi için yıllarca bekledi.
Nihayet 1960 yılında Kjell Sandved in müzeyi ziyaret etmesiyle "o gün" geldi. Sandved daha önce müzik ve sanat konusunda iki ansiklopedi yazmıştı. şimdi de yeni bir araştırma yapıyordu. Müze yöneticisi Sandvel e çalışmalarını sürdürmesi için bir ofis verdi. Bir gün, kutularla dolu tavanarasında raflarda birşey ararken Sandvel Havana pürosu kutusunu buldu. Ve işte oradaydı... Kelebeğin kanadı üzerindeki gümüşi "F" harfi parıl parıl parlıyordu.
Yardımcısı o anı şöyle anlatıyor. "Bu muhteşem dizaynı bir de mikroskopun altında inceledik. Harf öylesine iyi tasarlanmıştı ki büyülenmemek mümkün değildi. Dünya üzerindeki hiçbir kaligraf bu nitelikte bir "F" harfi tasarlayamazdı.
Bunun üzerine başka harfler de olmalı dedik ve araştırmaya karar verdik."
O gün Sandved ve yardımcısının bulduğu bu harf her ikisinin de hayatını değiştirecekti. Herşeyden önce ne kelebekler ne de fotoğrafçılık hakkında hiçbirşey bilmiyorlardı. Önce Kjell temel fotoğrafçılığı öğrendi. Makro fotoğraflar çekebilmeyi öğrenmek için iki yılını verdi. Mikroskobun altında binlerce kelebek kanadına baktıktan sonra müzedeki kelebek koleksiyonlarından birşeyler bulmanın imkansız olduğunu anladılar.
Koleksiyoncuların topladığı tüm kelebeklere insan eli değiyordu ve kanatları zedeleniyordu. Onlar da kelebek kanatlarındaki harfleri doğada kelebeklere el sürmeden çekmeye karar verdi. Kjell bu fotoğrafları çekebilmek için özel bir fotoğraf makinası bile tasarlamıştı. Bu arada Kjell in asistanı Barbara bir yıl boyunca dünyadaki kelebek guruplarını araştırmış ve fotoğraflamaya en uygun kelebeklerin Yağmur Ormanları bölgesinde olduğuna karar vermişti.
Ama araştırma bitmedi. Bu bölgedeki en doğru alanı bulabilmek için Amazon dan Yeni Gine ye kadar olan bölgedeki tüm bahçeleri, milli parkları araştırdılar. Sonunda aradıkları bölgeyi ve kelebekleri buldular. Örneğin A harfi sadece Uzak Doğu ülkelerinden Bhutan'da yaşayan bir kelebek türünün kanatlarında bulunuyor. Z harfini ise Güney Amerika ülkesi Peru'da yaşayan bir kelebek türünde bulmuş.

Doğadaki tüm dizayn elementleri arasında "O"harfi, yani daire, sıfır ya da göz, en sık rastlanan harfti... Özellikle kanadında göz şeklinde bir tasarım olan kelebekler düşmanları bir anda korkutmak için kanatlarını açıyor ve onlara bir çift göz sana bakıyor imajını veriyordu. Simetrik olan harfler "C," "D," "I, "L," "M" ve "O" bulması nispeten kolay olan harflerdi. Ama asimetrik olanlar, özellikle, "B," "H," "K," "Q," "T," ve "X," çok zordu.



bu güzel çalışmayı paylaşan kardeşe de teşekkürler!

The C Major of life...

" Oku " ama neyi?

on 01 Temmuz 2009 Çarşamba


" Oku! Yaratan Rabbinin adıyla.
İnsanı bir kan pıhtısından yarattı.Oku,Rabbin kerem sahibidir! "


Bu kez ben sordum:

Peki ama neyi?
Peki ben şimdi ne okuyacaktım?Kur'an mı,yoksa ilim mi?
Kur'an desek,baştan sona kadar Kur'anı okusam acaba "oku" emrini tamamen yerine getirmiş olacak mıydım?Kur'anı ezbere bilen hafızlar vardı.Onlar "oku" emrine uymuş mu oluyorlardı?

Din bilginleri Kur'anı yorumluyor ve kendi anlayışlarına göre tefsir ediyorlardı.Onlar da "oku" 'nun gereklerini yerine getirmiş sayılırlar mıydı?

Üstelik yüce Peygamber'e inen "oku" emri,daha Kur'an tamamlanmadan gelmişti.
İslam Peygamberi neyi okuyacaktı?


Peki Kur'anı bırakıp bilim tahsil etsem,yani belirli bir biim dalında uzmanlaşmış olsam,ya da örneğin üniversitede profesör olsam "oku" ihtarına uymuş mu olacaktım?
Sonra hangi bilm dalı acaba daha çok geçerli olacaktı?
Fizik,matematik,kimya,jeoloji,astronomi;
ne bileyim;hukuk,iktisat,mühendislik mimarlık ya da tıp;hangisi?

...


Neyi okuyacağınızı siz de bilemiyorsanız,Taşkın Tuna'nın "Oku" ama neyi kitabı tam size göre...

Birlikte "oku" maya devam inşeallah...

Üç...Ne büyük rakamsın sen!

on 24 Haziran 2009 Çarşamba


uzun bir aradan sonra böyle güzel bir ay ve böylesine güzel bir gecenin arefesinde yazmak hakikaten bir lütuf...
Affı seven ve bizi affetmek isteyen Rabb'in büyük ihsanı;üç aylar...

Recep,Şaban ve Ramazan...
üç kutlu...
üç mutlu...
üç dolu dolu...

Recep,Şaban,Ramazan...
dokuz ayın muhasebe yolu,
ömrün ebediyete uzanan kolu...
estağfirullah'ın doruğu...

Recep,Şaban,Ramazan...
Rabb'in bize üç büyük lutfu.

...


Belki ömrünüzün ikindisinde,belki baharında belki gurubundasınız,hiiiç farketmez,
İşte bir fırsat daha!
Gruptan önce belki son,belki ilk,belki de hep...
Hangisi size uyar bilmem ama gelin bu kez kendimiz için bir iyilik yapalım...
Üç ayları hakkıyla yaşayalım.

...

"Allahumme barik lena fi recebe ve şa'ban ve belliğna ramazan"
"Allah'ım! Recep ve Şaban aylarını bizim için mübarek kıl ve bizi Ramazan ayına ulaştır".
Efendimiz(sallallahualeyhivesellem)'in duasıyla üç ayların güzelliği,rahmeti,bereketi üzerinize/üzerimize olsun...

Tefe'ül mimine gecikmiş bir cevap...

on 28 Nisan 2009 Salı


Sevgili "Kul” uzuuun bir süre önce tefe’ül mimiyle gönderimde bulunmuştu,biz de müteşekkirane kabul etmiştik ki cevabı çok geciktirdik,yine de şükür hiç yazamasaydık diyor ve tefe’ülden bahsetmek istiyorum,
Tefe’ül ; Bazı hâdiseleri, tevafukları uğurlu saymak. Meselâ: Bir kitabı rast gele açarak ilk tevafuk eden yeri okuyup ona dikkat ederek onu uğurlu ve esas bir ders sayma gibi.

İşte okuyacağınız tefe’ül,Kutlu Doğum münasebetiyle Efendimiz-sallallahualeyhivesellem-in üç yüzden fazla mucizesini beyan eden Mucizat-ı Ahmediye’den…


(Bu parça altın ve elmasla yazılsa liyakati var)

Evet, sabıkan bahsi geçmiş:
Avucunda küçük taşların zikir ve tesbih etmesi,
sırrıyla, aynı avucunda, küçücük taş ve toprak, düşmana top ve gülle hükmünde, onları inhizâma sevk etmesi, nassı ile, aynı avucunun parmağıyla kameri iki parça etmesi,

ve aynı el, çeşme gibi on parmağından suyun akması ve bir orduya içirmesi,
ve aynı el, hastalara ve yaralılara şifa olması,

elbette o mübarek el, ne kadar harika bir mucize-i kudret-i İlâhiye olduğunu gösterir.


Güya, ahbap içinde o elin avucu küçük bir zikirhane-i Sübhânîdir ki, küçücük taşlar dahi içine girse zikir ve tesbih ederler.

Ve a'dâya karşı küçücük bir cephane-i Rabbânîdir ki, içine taş ve toprak girse, gülle ve bomba olur.

Ve yaralılar ve hastalara karşı küçücük bir eczahane-i Rahmânîdir ki, hangi derde temas etse, derman olur.

Ve celâl ile kalktığı vakit, kameri parçalayıp, Kab-ı Kavseyn şeklini verir.
Ve cemâl ile döndüğü vakit, âb-ı kevser akıtan on musluklu bir çeşme-i rahmet hükmüne girer.


Acaba böyle bir zâtın birtek eli böyle acip mucizâta mazhar ve medar olsa, o zâtın, Hâlık-ı Kâinat yanında ne kadar makbul olduğu ve dâvâsında ne kadar sadık bulunduğu ve o el ile biat edenler ne kadar bahtiyar olacakları, bedâhet derecesinde anlaşılmaz mı?


Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri...

Sıradan Bir Olay Değil!

on 22 Nisan 2009 Çarşamba




Sıradan bir öğrencinin bize sıradan gelen bir davranışı konumuz…
Kopya çekmek:)
Belki öğrencilik anılarınıza şöyle bir göz attığınızda hemen çoğunuzun tatlı anıları içindedir kopya çekmek…
Hocaya yakalanmamak adına yapılan elli türlü cambazlıklar,kopya kağıdını çorap içine,uç kutusuna, kravata saklamalar,yetmedi hocanın boş anını yakalayıp yanınızdaki ile fısıldaşmalar,külyutmaz cins hocaların olayı fark etmesiye el konulan sınav kağıtları,belki heyecandan kopya kağıdını sıra altına düşürüp ele güle ifşa olmalar vs vs...

Peki, bu tatlı anılara biber serpmek istemem ancak anlatmak istediğim bir günce var;

Yaklaşık bir kaç yıl önce,formül bilgisinin (ya da ezberinin diyelim) çok önemli olduğu bir sınava giriyoruz,aynı zamanda bu sınav,öğrencilik hayatımızın mihenk derslerinden biri,yani kalırsak okulu uzatmak gibi riskli bir dersin sınavı…
Uzun bir süre sınava hazırlık yapılıyor,yetmedi son ana kadar formül ezberleniyor,gece yarılarına kadar birkaç saatlik uykuyla yetinilip son kez onlarca formül hafızaya yükleniyor,hummalı bir çalışma günün ilk ışıkları ve bizim, son anda gidip heyecanlanmayalım diye, erkenden okula gitmemizle son buluyor,buraya kadar her şey normal,sadece formülleri karıştırma korkusundan,Adrenalin biraz yüksek,ancak sınıfa girdiğimiz an hormon seviyesi iyice artıp sinirleri tetikliyor,’başımızdan aşağı kaynar sular döküldü’ hali vuku buluyor;
bir de ne görülsün sınıfın belki en gayretli insanlarından en sıradanına kadar bir çok kişi(istisnaların hakkını yemek istemem) formülleri ezberleme zahmetine girmemiş,oraya buraya hatta bilumum aklınıza bile gelemeyecek bir çok materyale yazmışlar,
O an, az uykunun da verdiği tepkiyle gözümüz salon sorumlusunu aradı, ispiyonlama isteği oluştu ancak arkadaşlar nasipli idi(ya da bize öyle geldi) ortada kimsecikler yoktu,ve malesef sınav başladığında sinir,haksızlığın verdiği acı ile konsantre olunamayıp o sınavdan kaldık,sonra ne mi oldu aradan yıllar geçti,okulu uzatan biz,mezun olacak olanlar onlar oldu…

Sıradan bir hikayenin sıradan zannedilen olayını okudunuz…
Şimdi bir sorum var;ilköğretim,lise yi geçelim ancak üniversite bizim gelecekteki çalışma alanımızı belirleyen yegane faktör,yani avam diliyle ifade edeceksek üniversite eğitimi ile kazanacağınız meslekten para yiyeceğiz.sormak istiyorum;
kopya çekmeyip kendi alın teriyle başarmak isteyen ancak maalesef bir yıl daha okumak zorunda kalıp,ekstra harç ekstra maliyet ödemek zorunda kalan,ailesine bir yıl daha fazla külfet olan(ki okulunu uzatanların ödedikleri miktar her yıl %50,%100’e kadar artar),diğer tarafta haksız kazanılan bir diploma ile işine hemen başlayıp parayı cebe indiren bir şahsı kıyaslarsak sizce ikincisi ne denli helal rızık kazanıyordur?Parasında kul hakkı yok mudur?Ya da diğerlerinin ahı…
Öyle ya baştaki kişiden bir yıl daha fazla para kazanacak,bir yıl daha az zaman harcayacak,(Sakın birincisi daha çok çalışmalıydı demeyin,hem ayrı bir mesele hem de beş on kişinin ancak geçebildiği bir dersten söz ediyoruz çalışmaktan daha fazlasının olması gereken bir sınavdan…)

O halde kopya çekmek sıradan değildir,hele de Allah’a inanan,O’nun yolundan gitmeye çalışanlar için asla!

Sonuç;
Günahın küçüğü büyüğü yoktur,günahı küçümsemek onu yapmaktan daha büyük bir günahtır,

Lütfen gençlerimizi uyaralım,büyükler olarak biz şöyle çekerdik,böyle çekerdik diye tatlı zannettiğimiz anıların acı ya da acıtan olduğunu görelim ve özellikle de küçük yaştaki masumları bu yaşta yalana,yolsuzluğa alıştırmayalım,hele üniversiteliler hele üniversiteliler!!!...

Helal rızık için harama el uzatmayalım vesselam!
Not;Sevgili 'Kul',iki yazı evvel tefe'ül mimi denen hoş bir mimle gönderme yapmıştı,inşallah hafta içi yer vereceğim...

Meğer neye talipmişiz?

on 01 Nisan 2009 Çarşamba


Bir önceki yazımda tevekkülü araştırdığımdan bahsetmiştim ki bakınız şöyle bir hadis çıktı karşıma;
Abdullah İbn Abbas-radıyallahuanhuma-demiştir ki:
Resulullah-sallahualeyhivesellem-şöyle buyurdu:

“Geçmiş ümmetler bana gösterildi. Peygamber gördüm,yanında üç beş kişilik küçük bir grup vardı.Peygamber gördüm,yanında bir iki kişi bulunuyordu.Ve peygamber gördüm,yanında kimsecikler yoktu.Bu arada önüme büyük bir kalabalık çıktı.Onları kendi ümmetim sandım.Bana ‘Bu topluluk Musa ve ümmetidir,sen ufka bak!’dediler.Baktım;büyük bir insan topluluğu.Sonra bana diğer tarafa da bakmamı söylediler.

‘İşte bütün bunlar senin ümmetindir. İçlerinden hesapsız-azapsız cennete girecek yetmiş bin kişi vardır.’ dediler.”
Sahabe Efendiler’in bu yetmiş bin kişinin kim olduğunu merak etmeleri üzerine Efendimiz-sallallahualeyhivesellem-şöyle buyurdular;
“Onlar büyü yapmayan ve yaptırmayan, uğursuzluğa inanmayan ve Rablerine tevekkül eden kimselerdir.” buyurdu.

Riyazu’s Salihin

...
Demek tevekkül hem ne büyük nimet hem ne kıymetli bir değer...
Ve her şeyden öte O'na dayanmak,O'na sığınmak sadece bu amelin, bu lütfun insana bahşedilmesi bile her şeyden öte bence,doğrusunu Allah ve Resulü bilir elbet...

Selam olsun tevekkülün hakiki sahiplerine...

...

Ayrıca hadisin hiç de gözden kaçırılmaması gereken başka yönü de büyü ve uğura inanmayan insanlardan bahsetmesi...
Büyü yaptırmıyor olabilirsiniz peki hiç size uğur verdiğini iddia ettiğiniz eşyanız oldu mu?

Sınavda uğur veren kalem,nazarı önleyen boncuk vs...
Bir kalem insana uğur veremez,cansız bir varlığa bunca yükü yüklerseniz,kalem dile gelip
'benim bu halimle kendime bile faydam yokken sana nasıl yardım edebilirim ey insan?' dese yeridir,karıştırmayalım sevdiğiniz bir kalem size en fazla mutluluk verir onunla yazmak ona verdiğiniz sevgiden ötürü en fazla sizi rahatlatır ama bu demek değil ki sınavda yardım eder...?

ya da nazarı bozduğuna dair iddia edilen boncuklar...

bu boncuk şık göründüğü için belki bir çoğumuzun evini süslüyor ancak onun bir görev icra ettiğini iddia etmek;ve bu düşünceyle takmak,asmak haşa O'na Uluhiyet iddia etmek kadar çirkin bir işe götürebilir bizi,

Nazara inanıyor ancak ondan korunmanın sadece yine Allah'ın belirttiği ayetlerle olduğuna inanıyor ve siz kardeşlerimle beraber bu kötü tuzaklardan yalnız Allah'a sığınıyoruz...

Sorgusuz Cennet'e giren Yetmiş bin kişiye selam olsun...

Ey tevekkülsüz nefsim!!!

on 21 Mart 2009 Cumartesi


Bir öğrenci olarak aşamadığım hemen her meselede,geçemediğim hemen her sınavda karamsarlığa düşen çoğu nefisten birini taşıyorken,biri bu olaya dur demek istedi,
her daim saygı duyduğum,gölgesinin başımın üzerinde oluşuyla huzur bulduğum babam teşhisimi koydu;tevekkülü hayatına temessük ettiremeyen bir birey olmammış nedeni,
Sıkıntı bensem dedim yani olmaması gereken bir hali taşımaksa bunca olumsuzluğun nedeni,araştırayım tevekkül, mütedeyyin olmaya çalışan biri için ne ifade eder?


Bakınız Risale-i Nurdan tevekkül eden ve etmeyenlerin misali şu hikayeye benzer;
" Vaktiyle iki adam hem bellerine, hem başlarına ağır yükler yüklenip, büyük bir sefineye bir bilet alıp girdiler. Birisi girer girmez yükünü gemiye bırakıp, üstünde oturup nezaret eder. Diğeri hem ahmak, hem mağrur olduğundan yükünü yere bırakmıyor.

Ona denildi: "Ağır yükünü gemiye bırakıp rahat et." O dedi: "Yok, ben bırakmayacağım. Belki zayi olur. Ben kuvvetliyim. Malımı, belimde ve başımda muhafaza edeceğim."
Yine ona denildi: "Bizi ve sizi kaldıran şu emniyetli sefine-i sultaniye daha kuvvetlidir. Daha ziyade iyi muhafaza eder. Belki başın döner, yükün ile beraber denize düşersin. Hem gittikçe kuvvetten düşersin. Şu bükülmüş belin, şu akılsız başın gittikçe ağırlaşan şu yüklere tâkat getiremeyecek. Kaptan dahi eğer seni bu halde görse, ya divanedir diye seni tardedecek. Ya haindir, gemimizi ittiham ediyor, bizimle istihza ediyor, hapis edilsin, diye emredecektir. Hem herkese maskara olursun. Çünki ehl-i dikkat nazarında, za'fı gösteren tekebbürün ile, aczi gösteren gururun ile, riyayı ve zilleti gösteren tasannuun ile kendini halka mudhike yaptın. Herkes sana gülüyor." denildikten sonra o bîçarenin aklı başına geldi.

Yükünü yere koydu, üstünde oturdu. "Oh!.. Allah senden razı olsun. Zahmetten, hapisten, maskaralıktan kurtuldum." dedi.

İşte ey tevekkülsüz insan! Sen de bu adam gibi aklını başına al, tevekkül et. Tâ bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisenin karşısında titremekten ve hodfüruşluktan ve maskaralıktan ve şekavet-i uhreviyeden ve tazyikat-ı dünyeviye hapsinden kurtulasın."

...


Araştırmam devam edecek ...Belki de hayatım boyunca tevekkülü arayıp duracağım kim bilir?